2014 KISA FİLM YAZILAR - Kisafilm

İçeriğe git

Ana menü:

YAZILAR


 HİLMİ ETİKAN- SAYIM ÇINAR
KISA FİLM VE SİNEMA ÜZERİNE KONUŞTU
Halen "İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali"nin yöneticiliğini, kisafilm.com web sayfasının editörlüğünü yapan, kendi adına düzenlediği "Senaryo ve Film Atölyesi"ni yıllardır aralıksız sürdüren ve İstanbul'da bulunan FİLMÜR FilmYapım ve Üretim şirketinin sahi olan Hilmi Etikan'la 20-27 Kasım 2014 tarih aralığında gerçekleşecek olan 26. Uluslararası Kısa Film Festivali vesilesiyle bir araya geldik. Birçok belgesel film gerçekleştirmiş olan, ulusal ve uluslararası film festivallerinde düzenleyici ve jüri üyesi olarak görev alan, değişik kurumlarca pek çok "Emek ve Onur Ödülüne"layık görülen Hilmi Etikan'la ulusal sinemamızda ve Türkiye'de kısa filmin yeriyle ilgili dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdik.Türkiye'de kültür-sanat olaylarına bakış açısının değiştiği böylesi bir dönemde büyük fedakârlıklarla Kısa Film'e ve Kısa Filmcilere sahip çıkarak bu festivali devam ettirme çabanız için sizi ve ekibinizi öncelikle tebrik ediyorum.
Teşekkürler Sayım. Dile kolay 37 yıl olmuş...
Festival sayılarının arttığı fakat içerik olarak kalitenin azaldığı dönemler yaşıyoruz. Hele konu "Kısa Film" olunca üzerinde konuşulması gereken şeyler, problemler de aldı başını gidiyor. Bu alandaki çalışmalarınız ve katkılarınızdan dolayı kısa filmi "Hilmi Etikan" isminden bağımsız düşünmek neredeyse mümkün değil. Hal böyleyken ve sizi de iki arada bir derede yakalamışken kısa filmle olan ilişkinizi bir de sizden dinlemek isterim.
Ben çocukluğumdan beri sinemaya düşkünüm. Eskişehir'de geçti çocukluğum. O zamanlar sinemadan sinemaya dolaşır, hiçbir filmi kaçırmazdım. Bir dönem Galatasaray Lisesi'nde okudum. Yüksek eğitimimi Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı'nda tamamladım. Sırf sinema yapmak için edebiyat dalını seçmiştim üniversitede. Sonra sinema eğitimi yapmak için bir arayışa girdim ama o yıllarda Türkiye'de sinema eğitimi veren bir kurum yoktu. Sadece Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Basın Yayın Yüksek Okulu vardı galiba. Onun dışında uygulamalı sinema eğitimi veren hiçbir yer yoktu. Bu yüzden Fransızca da bildiğim ve dil sorunu yaşamayacağım için Paris'e gittim. 1977 yılına kadar Paris'te "Conservatoire Libre du Cinéma Français (Fransız Sinema Konservatuarı)"na devam ettim. Yine aynı dönemde Sorbonne Üniversitesi'nde sinema-edebiyat ilişkilerini konu alan mastır çalışmamı tamamladım. Paris'te sinema eğitimiyle geçen 3 yıl içinde kısa film ile de tanışmış oldum.
Peki, ulusal kısa film günlerinden uluslararası bir festivale uzanan süreç nasıl gelişti?
Paris'te kaldığım evin mahallesinde bulunan sivil toplum örgütlerinin kısa film günleri vardı. Orada amatörlerin 8 mm'lik kameralarla çekmiş oldukları küçük filmler gösteriliyordu. O filmleri seyrediyorduk, tartışıyorduk. Paris'teki bu üç yıllık eğitimimden sonra tekrar Türkiye'ye döndüm ve İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği'ne üye oldum. İFSAK her ne kadar adında "sinema"yı geçiriyor olsa da bünyesinde sinemayla ilgili bir çalışma yapılmıyordu. Öyle bir ekip yoktu. Daha sonra İbrahim Akyürek ve birkaç arkadaş bir araya gelerek 1979 yılında ilk kısa film yarışmasını başlattık. 37 yıldır çok küçük bir ekiple devam ettirmeye çalışıyoruz.
Batı'da kısa film algısı biraz daha farklı. Mesela film festivallerinde ya da vizyonda kısa filmler ana filmden önce gösteriliyor. Bu yaklaşım oralarda bir gelenek haline dönüşmüş. Ama bizde sinema işletmecileri o süreyi reklam alarak değerlendirmeyi tercih ediyor. Buna ne diyorsunuz?
Kısa filmciler filmlerini ancak festivallerde gösterebiliyorlar. Biz istiyoruz ki bu filmler ve yönetmenler daha fazla seyirciyle buluşsun. Ticari sinemalarda da gösterilsin. Bu hem seyirci için iyi olur; yeni bir anlayışla genç sinemacılar tarafından üretilmiş kısa filmleri seyretmiş olurlar, hem de kısa filmciler bu vesileyle parasal gelir sağlayabilir, filmleri de geniş kitlelere ulaşmış olur.
Bu yönde aksiyon alınması için herhangi bir başvuru yapıldı mı? Sinema yöneticileri bu fikre nasıl yaklaşıyor acaba?
Ben bunu geçen sene de gündeme getirdim. Sanırım bu uygulanacak artık. Eskiden sinemalarda 35mm film gösteriliyordu biliyorsun Sayım, şimdi artık tamamen dijital olarak DCP (Digital Cinema Package - Dijital Sinema Paketi ) formatında gösteriliyor. Kısa filmler de artık kolaylıkla DCP formatına dönüştürülebiliyor. Bu yüzden gösterim sorunu teknik olarak çözüldüğü için uzun metrajlı filmlerin öncesinde gösterimlerinin yapılması için bir engel kalmadı denilebilir.
Belki bir de gösterilecek filmlerin süresini iyi belirlemek lazım.
Filmlerin 6 ya da 7 dakikalık filmler olması lazım. Zaten kısa filmin de çok uzun olmaması gerekiyor. Uzun metraj öncesi  20-25 dakikalık kısa film göstermek çok zor.
Peki, 60-70 dakikalık çekilen ve kendini "kısa film" olarak konumlandıran filmler de oluyor.
Onlar kısa film değil. 60-70 dakikalık kısa film olmaz. Biz Türkiye'de en fazla 20-25 dakikayla sınırlıyoruz bunu.
Bazı film festivallerinde uzun metraj kategorisinde gösterilen fakat 60 dakikalık süresi nedeniyle "bu film kısa film türüne girmeli" diye tartışmalar oluyor bazen.
Uzun metrajın süresini belirleyen de sinemaların seans aralıkları. Yani 120 dakika, 100 dakika gibi... Kısa filmin sürelerini de belirleyen festivaller oluyor genellikle. 100 dakika ya da 60 dakika bir kısa film içim çok fazla. Onlara "Orta Metraj" diyoruz.
Geçenlerde 26'ncı Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali'nin İtalyan Kültür Merkezi'nde açılışı yapıldı. Oldukça güzel tepkiler aldı. Siz diğer festivallerden farklı olarak ödülleri kapanış gecesinde değil, açılış gecesinde veriyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı?
Bu festivalin ağırlıklı olarak büyük bir bölümü; neredeyse dörtte üçü uluslararası seçkiden oluşuyor. Dörtte birinden belki biraz fazlasını Türkiye'den gelen ulusal filmler oluşturuyor. Dolayısıyla festival ulusal yarışmayla birlikte yabancı filmlerin gösterimi olmak üzere genel anlamda iki programdan oluşuyor. Biz yarışma bölümümüzle ilgili duyuruları festival Kasım ayında olmasına rağmen yılın başında; Ocak veya en geç Şubat ayında yapmaya başlıyoruz. Temmuz ayında da başvuruları bitiriyoruz. Temmuz ayından sonra seçici kurul toplanıyor ve 200-300 kısa film izliyor ve karar veriyorlar. Kurmaca Bölümü için gelen filmleri seyrettikten sonra örneğin diyorlar ki; 20 tanesi programa alınsın ve seyirciye gösterilsin, aralarından şu film de birinci olsun, ödül alsın. Yani bizim festivalin böyle bir jüri çalışması var. Çünkü o kadar çok film geliyor ki festival programına yetiştirebilmek için bu değerlendirmelere de erkenden başlamak gerekiyor. Dolayısıyla sonuçlarımız da festivalden çok önce belli oluyor. Açılış gecesinde de o arkadaşların ödüllerini, başarı plaketlerini veriyoruz.
Ama bu festivalin en başından beri yaptığınız bir uygulama değil, yanlış hatırlamıyorum değil mi?
Evet, eskiden ödülleri biz de kapanışta veriyorduk. Ama şöyle bir gerçek de var; biz bu festivali çok küçük bir ekip ile gerçekleştiriyoruz. Sonunda artık enerjimiz kalmıyor. Eski fotoğraflara ve filmlere bakıyorum, festivalin bittiği gün sahnede hepimiz yorgunuz. O güzel geçen festivalin sonu bir enerji bitmesiyle sonuçlanıyormuş gibi oluyordu. Onun için başa aldık. Zaten sonuçlar belli, böylece o yılın festival kataloguna da yazıyoruz neticeleri, böylelikle ileriki yıllarda kataloğa bakıldığında o yıl hangi film hangi ödülü almış, takip etmek daha kolay oluyor.
Açılış gecesinde Tayfun Pirselimoğlu'nun kendi anekdotlarından dinlediğimiz gibi, Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Belma Baş ve Yeşim Ustaoğlu gibi uzun metrajlı filmleriyle uluslararası arenada adını duyurmuş bazı yönetmenlerimizin birçoğunun uzun metraj deneyimlerinden önce kısa film çalışmaları var. Esasında bu başarılar pek tesadüfen gelmiyor, çoğu bu ışığı daha o ilk kısa filmlerinde seyirciye gösteriyordu. Sizce de böyle mi? Yani kısa film çekmek uzun metraj için ciddi bir hazırlık mı oluyor?
Hemen hemen tüm yönetmenlerimiz kısa film geleneğinden geçiyor ve evet bu süreç uzun metraja doğru gidenler için de ciddi bir hazırlık evresi oluyor. Uzun metrajlı filmlerin bütçeleri  çok yüksek. Yönetmen ister filmini kendi bir yerlerden para bularak çeksin, ister bir yapımcı ve destek bulsun, düzgün sinema dilini aktarabilmesi için mutlaka bir kısa film deneyiminin olması gerekiyor. Geçenlerde bir yönetmen "Keşke uzun metrajımı çekmeden önce birkaç kısa film çekseymişim, çok pişman oldum" diyordu. Çünkü kısa film çekerken gerçekten çok şey öğrenebiliyor. Ama tabii kısa filmi sadece uzun metraj çekmek için bir geçiş süreci gibi de görmemek gerekir. Uzun metrajını çektikten sonra kısa film çekmeye devam eden yönetmenler de var. Kısa Film başlı başına ayrı bir alan.
Kısa filmin kendine ait bir anlatım olduğu kesin.
Çok etkileyici filmler var. Çok büyük prodüksiyonlar. Yurtdışına baktığımızda yapımcı firmalar kısa filme ciddi anlamda destek veriyorlar. Özellikle Fransa'da bu alandaki çalışmaları takip ediyorum. Orada, nasıl uzun metraj senaryonu alıp bir yapımcıya gidiyorsan aynı olanak kısa metraj film senaryoları için de geçerli. Senaryonu beğenirlerse birçok firma senin filmini finanse ediyor, onun dağıtımıyla uğraşıyor, televizyonlara satıyor, festivallerde gösterilmesini sağlıyor.
İtalyan ve Fransız Kültür Merkezleri bu kısa film festivalini destekliyorlar. Onlar kendi ülkelerinin filmlerine yönelik bir gösterim, program ya da içerik tercihi yapıyorlar mı?
İtalyan ve Fransız Kültür Merkezleri bize salon desteği veriyorlar. Ama gösterim, program ya da içerik anlamında herhangi bir şeye karışmıyorlar. İçerik konusunda yurtdışındaki sinema merkezleriyle çalışıyoruz. Mesela İtalya'daki bağlantımız "Roma Bağımsız Film Festivali", Fransa'da "uniFrance" diye kısa filmleri dağıtan bir merkez var orası, Yunanistan'da "Greek Film Center" yine Hollanda'da “Holland Film Merkezi” gibi yerlerle bağlantı halindeyiz.
Uluslararası sinema platformlarıyla çalışıyorsunuz yani...
O merkezler bize film öneriyor. Diyorlar ki; biz bunları seçtik, şu filmleri gösterebilirsiniz... Onların önerileri ve işbirlikleri doğrultusunda filmleri alıyor, değerlendiriyor ve gösterim programına dâhil ediyoruz.
Genel olarak baktığımızda herkes kısa film çekebilirmiş gibi bu işe soyunuyor ama çok da başarısız olanlar var. Esasında hem konu hem de anlatım itibariyle özenli ve nitelikli bir kısa film çekmek kolay bir iş değil. Ciddi bir zekâyı gerektiriyor. Sizin için bu kadar çok başvuru içinde bu pırıltılı isimleri bulmak güç oluyor mu?
Hep söylerim, kısa film bir zekâ işidir. Bu yıl festivale 1000'e yakın film için başvuru yapıldı. Bu kadar çok başvuru olunca seçim yapmak da zorlaşıyor. Bazı yıllar uzun metrajda olduğu gibi kısa filmlerde de  dünyada kısır yıllar oluyor ve çok ilginç filmlere rastlayamayabiliyoruz. Ama böyle durumlarda bilevarolan filmlerin arasından en iyilerini seçerek seyirciye ulaştırmaya çalışıyoruz. Bir de mümkün olduğunca değişik ülkeden film göstererek dengeyi sağlama gayretindeyiz.
Uluslararası kategoride kaç ülke var?
Çok ülkeden başvuru oluyor ki; Örneğin bu yıl Arjantin var, Küba var, Almanya'dan, İspanya'dan, Avusturalya'dan, Belçika'dan, Mısır'dan, Danimarka'dan ve şu an bir çırpıda aklıma gelmeyen pek çok ülkeden gelen filmler var...
Siz hangi filmleri öneriyorsunuz? Özellikle bu filmi iyi ki gösterime aldık, festivalde olması izleyici için bir şans dediğiniz filmler var mı?
Ben gerçekten hepsini öneriyorum. Hepsinin tadı farklı, hepsi izlenmeye değer. Yani seyircinin bu filmi niye izledik demeyecekleri türden filmler. Festival boyunca tüm gösterimler ücretsiz. Kısa film meraklıları zamanları el verdiği müddetçe doya doya film seyretsin derim.
Siz bütün filmleri izlediniz mi?
Ben ulusal filmleri henüz izlemedim, onları jüri izledi. Seçici kurulun değerlendirmesi sonucu Türkiye'de üretilmiş filmleri programa aldık. Yabancı filmleri de benimle birlikte bir ekip var, onlarla birlikte seçiyoruz. Ama beğeniler farklı olabiliyor tabii ki; örneğin benim çok beğendiğim bir kısa filmi bir başkası o kadar beğenmeyebiliyor. Ya da tam tersi başkasının beğendiği bir film beni çok fazla etkileyemeyebiliyor.
O zaman seyirciyi şaşırtacak filmler bekliyor diyebilir miyiz?
Ne kadar şaşırırlar artık bilemiyorum. Çünkü bu zamanda her şeye o kadar çok alıştık ki birilerini kolay kolay şaşırtmak pek mümkün değil. Ama hepsi nitelikli filmler. İstanbul'da yaşamanın artılarından birinin de bu festivali izlemek olduğunu söyleyebilirim. İlgilenenlerin bu fırsatı kaçırmamalarını öneririm. Çünkü hem arkasında çok büyük bir emek var hem de yurtdışından yeni kısa film gösteren çok az festival var.
Sinema tarihine baktığımızda ilk deneyimler hep kısa filmlerle olmuş. Kısa film bir anlamda uzun metrajın özü. Ama bu alan da ciddi bir sinema evrimi geçirmiş. Siz bu değişimden sonra günümüzde kısa filmi nereye oturtuyorsunuz?
Kısa filmin en büyük şansızlığı ve sorunu ticari dolaşıma girememesi. Giremediği için de ne yönetmenlerine, ne de yapımcılarına para kazandırmıyor. Türkiye'de durum böyle. Yurtdışında bazı kısa filmleri televizyonlar satın alıyor, gösteriyor ve bunun için para ödüyor.
Neden Türkiye'de televizyonlar bu filmleri almıyor?
Bilmem. Hiç ilgilenmiyorlar. Bizim ekranlarda siyasi haberlerden ve dizilerden başka şeylere zaman kalmıyor.
Televizyon kanallarında hiç sinema kuşağı yok örneğin, değil mi?
Bir ara vardı. TRT 2'de Lütfü Özalay bir dönem Genç Sinemacılar diye bir program yaptı. Onun vefatından sonra arkadaşları devam ettirmeye çalıştılar ama bitti. Yine bir zamanlar CINE5 kanalı kısa film gösterimleri yapar, yarışma düzenlerdi. Arada bir böyle gelgitli şeyler oluyor ama günümüzde kanallar bu tür yayınlara artık yer vermiyor. Belki yerel ve kent televizyonlarında bu tür yayınlar oluyordur ama ben pek izleyemediğim için bir fikrim yok.
Ama Avrupa'da bu gelenek hala çok yaygın...
Avrupa'da yaygın tabii. Avrupa'da buna kültürel bir yatırım olarak bakıyorlar. Eğer sinema alanına insan yetiştirmek ya da gençlerin sanatla uğraşmasını teşvik etmek isteniliyorsa, kısa film alanına da destek verilmesi gerekiyor. Kültür Bakanlığı biraz destek veriyor ama onun dışında pek destek veren yok. Gençler kendi kendilerine bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu alanda eğitim veren sinema okulları da zaten sorunlu. Olanların da ya altyapıları yeterli değil ya da eğitim kadroları istenilen düzeyde değil.
Kültür Bakanlığı kısa filmlere hiç destek veriyor mu?
Veriyor ama şimdi şöyle bir şey de var. Bu seneki kataloğun girişinde de yazdım bunu; bir şeyin adı "kısa" olunca bütçeler de, destek de kısalıyor...
Bütçeler çok mu düşük?
Yani mesela sen bir kısa film festivali düzenliyorsun ve üç gün boyunca bir salonda kısa film gösterimi yapıyorsun. Yanında, başka bir salonda da bir başkası uzun metraj film gösteriyor ve o da üç gün boyunca gösterim yapıyor. Kültür Bakanlığı uzun metraj gösterimi yapan kişiye, sana verilen bütçenin dört bilemedin üç misli fazlasıyla destek veriyor. Yani sana 30 bin lira destek veriyorsa, oraya 120 bin lira destek veriyor. Hâlbuki değişen hiçbir şey yok. O üç gün içinde onlar da konuk getiriyor, sen de konuk getiriyorsun. O da uçağa adam başı örneğin 500 lira ödüyor, sen de 500 lira ödüyorsun. İşte gelen konukları sen de yemeğe götürüyorsun, ikramlarda bulunuyorsun, konaklamasını üstleniyorsun, ulaşımını sağlıyorsun. Diğer taraf bir seansta bir film gösterirken, sen bir seansta yeri geliyor sekiz film gösteriyorsun. Altyazı parası hemen hemen aynı. Yani kısa metraj ya da uzun metraj festivallerin aslında organizasyon anlamında birbirinden çok büyük bir farkı yok. Ama nedense "kısa" dendiği zaman hemen bütçeler de kısalıyor. Bu yüzden kısa filmlerin aldığı destek herhalde 7000-8000 TL civarında. Yani Kültür Bakanlığı'nın kısa filmler için verdiği destek bu. Biz geçen sene festival desteğini de çok zor aldık. Bu sene de hala olumlu yanıt vermediler. Şu an eksi bakiyeyle devam ediyor festival bakalım ne olacak.
Umarım Bakanlık buradan festivali görür...
Açılışa davet ettik, festivali önceki senelerden de biliyorlar zaten.
Önceki yıllar destek çıkıyorlar mıydı?
Geçen sene de çok zor çıktılar. Festivalden 20 gün sonra ödemeler yapıldı. Festival bitmişti. Verilecek desteği festival yöneticileri olarak biz baştan bilmeliyiz ki festivali ona göre organize edelim. Kaç kişi çağırabileceğiz, ne yapacağız, kaç katalog basacağız, kime ne kadar altyazı parası ödeyeceğiz, verilen bütçe doğrultusunda önümüzü görmeliyiz.
Siz disiplinli bir festival yöneticisi olmanın yanı sıra aynı zamanda birçok belgesel filme imzasını atmış hassasiyetleri yüksek bir belgesel yönetmenisiniz. Biraz yakın geçmişe dönersek; 1989 yılında çektiğiniz ve o dönem oldukça ilgi gören, üstelik Lozan'da düzenlenen Uluslararası Mimarlık ve Şehircilik Film Festivali'nde gösterilen 710 film arasında ilk beşe giren "Tarlabaşı... Tarlabaşı..." belgeseline, günümüzde hala sıcak bölge olma özelliğini koruduğu için değinmek istiyorum. 28 dakika süren o belgeseli insan izlediğinde Tarlabaşı'nın o makûs tarihi yeniden zihinlerde canlanıyor. O tarihi dokunun yok olması, o dönemin belediye başkanının söyledikleri birer birer insanın aklına yeniden geliyor. Siz o dönem belgeseli çekerken neler hissettiniz, zorlandınız mı? Geçmişten günümüze doğru baktığımızda Tarlabaşı'ndan geriye ne kaldı?
Çok zorlanmıştım tabii. Geçmişten günümüze Tarlabaşı'ndan ne kaldı diye bakarsak çok az bir şey kaldı. Onu da biliyorsun, kentsel dönüşüm adı altında yok etmeye çalışıyorlar. Yürütme durdurma kararı aldı ama iskeleler hala öylece hazır kıt'a bekliyor. Bu sadece Tarlabaşı için yapılan bir şey değil, artık ne yazık ki ülkenin her yerinde çok ciddi bir yapılaşma furyası esiyor. Yeşil alanmış, tarihi yapılarmış, hiç dikkate alınmadan yıkılıyor. Yerine başka bir şey yapılıyor. Sulukule'de olduğu gibi Tarlabaşı da bu yıkımdan en çok payını alan yerlerden biri ne yazık ki.
Armutlu'da da aynısını yaptılar...
Evet, Armutlu da o yerlerden biri. Yasalar eğer engelliyorsa bu defa yasayı değiştirip yapıyorlar. Bir yerde bir şeyi yapmak istediklerinde hemen meclisten yeni bir yasa çıkarıp engelleri aşabiliyorlar.
Bunu sanırım her parti yapıyor.
Tabii bunu hepsi yapıyor.
Söylediğiniz gibi bu kentsel dönüşüm furyası İstanbul'dan İzmir'e ve hatta Diyarbakır'a kadar Türkiye'nin her bir noktasına kadar uzanıyor. Ama Tarlabaşı tarihi dokusuyla çok ciddi bir kültürel mirastı. Dokunulmaması gereken bir bölgeydi. Bedrettin Dalan o dönem nasıl başardı bunu?
Yasa dışı olarak, yasalara karşı gelerek başardı. Belgeseli seyredenler hatırlar ya da seyredecek olanlar görürler; bunu kendisi de söylüyor zaten, kayıtlarda var; "Ben yaparım, ondan sonra da cezamı çekerim" diyor. Üstelik bu yıkımı bir de bando eşliğinde başlatıyor. Bu kadar komik bir şey olabilir mi?
Bir taraftan da Ara Güler fotoğraflarını çekiyordu.
Çekiyordu evet...
Allah'tan İstanbul'un Saraçhane, Kadınlar Pazarı, Kız Taşı, At Pazarı gibi daha kimsenin bilmediği tarihi yerleri var.
Evet, en azından o gibi yerlerin çok iyi korunması gerekiyor, korumamız gerekiyor. Bu şehrin pek çok yerini koruyamadık ne yazık ki. Mesela Tarlabaşı'nda bando eşliğinde yıkıma başladılar. Sonra yürütme durdurma kararı aldı fakat iş işten çoktan geçmişti. Sen de çok geziyorsun ve biliyorsun. Yurtdışında bir kente gittiğin zaman bütün turistlerin gezdiği yerlerin  hep o eski yapılar, o eski tarihi bölgeler olduğunu görüyorsun. O kadar değerli ki...
Siz yıllardır bu sektörün içindesiniz ve kısa filmle uğraşıyorsunuz. Bu yıl da bu festivalin 26'ncısını düzenliyorsunuz. Bu koşullarla bu çok ciddi bir süre...
Normalde 37'ncisindeyiz. Yani 37 yıl önce başladık. Ama 37 yıl önce ulusaldı. Uluslararası sözünü koyduğumuz andan bu yana 26 yıl geçtiği için 26'ncısı diyoruz. Aslında afişlerin bir yerine "37'nci Ulusal, 26'ncı Uluslararası" diye yazmak lazım.
Peki, bu festivalle ilgili nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Doğruyu söylemek gerekirse iyi tepkiler almasak sürdürmek olası değil. Çünkü bu iş çok yorucu. Üstelik maddi karşılığı olan bir iş değil. Ancak sevgiyle yapılıyor. Her sene artık bu sene yapmasak mı diye düşünüyoruz. Bakıyoruz, seyirci gelmiş, çok büyük bir ilgi var. Sırf onlara haksızlık yapmamak adına bu festivali sürdürmeye çalışıyoruz.
Festivalde filmini göstermek isteyip de programa alınamayan yönetmenlerden hiç tepki alıyor musunuz?
Öyle bir sıkıntı yaşıyoruz tabii. Türkiye'den o kadar çok film başvurusu oluyor ki, örneğin bu sene 300'e yakın film geldi. Seçici kurul gelen bu filmleri tek tek seyrederek yoğun bir değerlendirme yapıyor. Kimisini festival programına alıyoruz, kimisini alamıyoruz. Programa alamadığımız o arkadaşlar da bazen kırgınlıklarını ve serzenişlerini bize iletiyorlar. Öyle olunca ben de üzülüyorum. Bazen çok iyi filmler de gözden kaçabiliyor, insanız hata yapabiliyoruz. Ama şu da bir gerçek ki bir film iyiyse belki bizim festival olmaz ama başka bir festivalde mutlaka seçilir ve kendisini seyirci karşısında bulur. O bakımdan dert etmesinler. Ben onların bu heyecanlarını çok iyi anlıyorum ve gösterdikleri ilgiye de teşekkür ediyorum.
Kısa filmin temelinde hep bir özgürlük ruhu, teması vardır. Bu yüzden daha nitelikli şeyler ortaya çıkması daha muhtemel.
Öyle tabii. Bu özgürlük de genelde ekonomik bağımsızlıktan geliyor. Eğer ekonomik olarak birilerine bağımlı değilseniz istediğiniz şeyi daha rahat yapabiliyorsunuz. Yani işte bu piyasada iş yapar mı, yönetmenine, yapımcısına, ekibine, sinema salonu sahibine para kazandırır mı kaygılarından uzak yapabiliyorsanız filmi istediğiniz şeyi daha rahat, net söylersiniz. O bakımdan öyle bir bağımsız yönü var bu alanın.
Peki, yurtdışındaki yönetmenlerin böyle kaygıları oluyor mu acaba?
Dün "reCuiem" diye bir İtalyan filmi gösterdik. Yönetmeni de buradaydı, "Valentina Carnelutti". Filmden sonra konuştuk kendisiyle. Filmi kendi paramla ve arkadaşlarımın desteğiyle yaptım diyor. Birkaç yıldır düşündüğü bir fikri ve kafasında kurguladığı filmi tamamen kendi olanakları ile filme çekmiş. 31. Torino Film Festivali'nde "En İyi Kısa Film" ödülünü kazanmış. Başka festivallerden de ödülleri var. Yani ister ulusal olsun, ister uluslararası olsun bu işte en büyük bağımsızlık ticari bağımsızlığın olmaması. Tabii bir de şu var; filmler bağımsız olarak özgürce çekiliyor ama bu filmlerin gösterilmesi için şu an içinde bulunduğumuz koşulları da göz önünde bulundurarak söyleyebilirim ki festivallerin de bir o kadar bağımsız ve özgür olması gerekiyor. Kısa filmciler istedikleri kadar bağımsız ve özgürce filmlerini çeksinler eğer festivallerin üzerinde çok büyük bir baskı ve sansür uygulanmaya başlanmışsa, şu filmleri göstermeyelim, şu filmleri gösterelim, yoksa destek bulamayız gibilerinden oto sansürler yaygınlaşmışsa, yönetmenler bağımsız ürettikleri filmleri gösterecek bağımsız festivaller bulamayabilirler.
Konu baskı ve sansüre gelmişken, Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaşanan, kısa filmle başlayıp belgeselle devam eden olaya ne diyorsunuz?
Antalya'daki olay bir felaket. Ama diğer taraftan Altın Portakal bizler için bir çeşit turnusol kâğıdı oldu. Sanat dünyamızdaki insanları bir kez daha tanıma fırsatı bulduk. Festivalde olmaması gereken şeyler yaşandı ve festival yönetimi açıklama yaptıkça işi daha da çıkmaza soktu. Hiç olmaması gereken bir şeydi. Oysa festivaller bağımsızdır, sanat toplumun nabzıdır. Bunu asla unutmamamız ve buna çok özen göstermemiz gerekiyor.
Üstelik uluslararası olduğunu söyleyen bir festivalin sansürü destekleyecek hiçbir düşünceyi içinde barındırmaması gerekiyor. Uluslararası festival yapıyorsun içinde yerel ve bağnaz düşünceler barındırıyorsun. O zaman bu festivali yapma daha iyi.
Aynen öyle tabii ki. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz dönemde artık Kültür Bakanlığı festivallere destek verirken kulağıma gelen söylentiler festivalin içeriğine, gösterilecek filmlere bakarak destek verildiği yönünde. Öyle değildir diye umuyorum.
Umarım bu festivalde her şey istediğiniz gibi olur ve daha nice kısa filmcilerin önünde ışık olursunuz. Teşekkür ederim bu söyleşi için.
Ben teşekkür ederim.

HİLMİ ETİKAN - ŞULE USLUTEKİN
SÖYLEŞİ
 
-Sinema geçmişiniz ile ilgili bilgi verebilir misiniz?
Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra, o yıllarda ülkemizde sinema eğitim veren kurumlar olmadığı için Fransa’ya gittim. Paris Sinema konservatuarında sinema eğitimi aldım. Aynı zamanda Sorbonne da sinema edebiyat ilişkileri üzerine mastır yaptım ve 1976 yılında Türkiye’ye döndüm. 1977 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunda sinema birimini oluşturdum. 1980 askeri darbesi ile sendikalar kapanınca kendi şirketimi kurarak iş yaşamıma devam ettim.
-Kısa film ile ilgilenmek aklınıza nasıl geldi?
Fransa da bulunduğum yıllarda, hem oradaki sivil toplum örgütleri hem de oturduğum mahallenin kültür kulübü kısa filmler gösteriyordu. Toplantılar çok sıcak bir ortamda geçiyordu. Filmler izliyor, tartışıyorduk. Türkiye ya dönünce İFSAK’a ( İstanbul Fotograf ve Sinema Amatörleri Derneği ) üye oldum. O yıllarda dernekte sinema ile ilgili fazla bir şey yapılmıyordu. Sinema dersleri vermeye başladık, küçük çaplı kısa filmler çektik. Ulusal yarışmayı başlattık. Bugün 26. yaşını kutlayan Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivalinin tohumları o yıllar da atıldı. Yani kesintisiz olarak 37 yıldır ülkemizde kısa filmin kabul görmesi ve yaygınlaşması için uğraşıyoruz.
-Kısa film kriterleri nelerdir, zaman, teknik v.s. anlamında koşulları hakkında bilgiler…
Ticari dolaşıma giremedikleri için, kısa filmlerin gösterim yerleri çoğunlukla festivaller oluyor. Bu nedenle de kriterleri festivaller belirliyor diyebiliriz. Yaygın olarak 20 dakikanın altındaki filmlere kısa film diyoruz. Tabii süre kısalınca, anlatım şeklinin de değişmesi gerekiyor. Daha zeki ve daha etkili bir dil kullanmak gerekiyor. Bence kısa filmin ideal süresi 7-8 dakika. Az konuşmalı ya da diyalogsuz. Genel kanı, kısa filmin amatör bir iş olduğu yönünde. Bu düşünce çok yanlış sayılmaz. Amatör sinemacıların, öğrencilerin büyük bir bölümü kısa film çekiyorlar. Ama kısa filmin bir de profesyonel yönü var. Dünyanın birçok ülkesinde kısa film üreten, ciddi bütçeler ayıran yapım şirketleri var. Filmin üretiminden dağıtımına kadar her şeyle uğraşıyorlar.  Aslına bakılırsa eskiden amatör çalışma ile profesyonel çalışma arasında büyük teknik fark olurdu. Dijital üretimin yaygınlaşması ve ucuzlaması sonucu bu fark da giderek kapanmaya başladı. Kısa fillerde de nitelik çok yükseldi.
-26 yıl boyunca katılım oranları ve katılımcılara dair özel anekdotlar, ilginç hikayeler
Festivalin ilk yıllarını tek bir salonda, Fransız Kültür Merkezi salonunda gerçekleştiriyorduk. Salon çok küçüktü. Filmler 35mm olarak geliyordu. Bu alanda film gösteren tek etkinliktik. Çok büyük bir ilgi vardı. Taksim Atatürk Anıtına kadar kuyruk oluşuyordu. Salonda perdenin önüne yatıp film izleyenler vardı.  Salona girenler diğer seansı da izlemek için dışarı çıkmak istemez, kapıda bekleyenler bu duruma isyan ederdi. Filmler 35mm geldiği ve o yıllarda video kayıt olmadığı için filmleri önceden izleme şansımız olmazdı. Yurt dışı film merkezleri ne gönderirlerse onu gösterirdik. Festivalin başındaki kişi olarak koşuşturduğum için salona girme konusunda hep geç kalırdım ve yer bulamazdım. Birçok filmi izleyemediğim olmuştur. Bugün de aynı ilgi devam ediyor. Bunca zorluğa karşın bu festivali sürdürmemizdeki motor güç hep bu seyircinin sıcak ilgisi olmuştur.
-Festivalin temel özellikleri nelerdir?, katılımcıların dikkat etmesi gereken özel şeyler var mı?  
Festivaliz ulusal ve uluslar arası olmak üzere 2 bölümden oluşuyor. Ulusal bölümümüz yarışmalı. Kurmaca, belgesel, canlandırma ve deneysel dallarında ayrı ayrı ödül veriyoruz.  Ödül alan filmler dışında seçkiye alınan filmleri de seyirci ile buluşturuyoruz. Uluslararası bölümde ise yurtdışından seçtiğimiz filmler var. Toplam yaklaşık 200 film oluyor. Yabancı filmleri Türkçe alt yazılı olarak gösteriyoruz. Bir de atölye düzenliyoruz. Tüm filmler ikişer kez değişik saat ve seanslarda gösteriliyor. Girişler her yıl olduğu gibi bu yıl da ücretsiz. Katılımcıların özellikle hafta sonu ve akşam seanslarına yer bulabilmek için biraz erken gelmeye dikkat etmesi gerekiyor.
Hepimiz biliyoruz ki kısa film çeken genç yönetmenlerin büyük bir bölümünün gönlünde bir gün uzun metraj film çekmek yatıyor. Peki, bu o kadar kolay mı? Bütçe bulmak, ekip oluşturmak, filmi çekmek ne gibi zorluklara direnmeyi gerektiriyor? Filmi çektik diyelim. Ya sonrası ?  Kaç kopya çoğaltabileceğiz, nerelere nasıl dağıtacağız, salon bulabilecek miyiz ? Harcadığımız parayı geri alabilecek miyiz ? İşte tüm bu soruların yanıtını deneyimli bir kişiden alabilmek için yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’nu davet ettik. 21 Kasım 2014 Cuma günü saat 18.00 de, Fransız kültür merkezi salonunda gerçekleştirilecek bu söyleşi, ulusal sinemamıza biraz daha yakından bakabilmemize olanak sağlayacak.
-İlk yıldan itibaren mi uluslararasıydı festival?
Hayır 37 yıl önce ulusal festival, daha doğrusu ulusal yarışma olarak başladık. Son 26 yıldır uluslararası olarak sürdürüyoruz.  Tüm dünyada tanınan, saygın bir festival olabilmek için çok caba sarfettik. Bugünlere gelmek hiç de kolay olmadı. Bir organizasyonun dünya çapında önemsenir olması ciddi emek gerektiriyor.
-Festivale katılan sonra ilk filmlerini yapmaya yönelen bildiğimiz isimler var mı? Festivalimiz bir okul işlevi de görüyor. Bugün uzun metraj film çeken yönetmenlerimizin nerdeyse %90 ı nın ilk filmlerini biz gösterdik. Onlar, yabancı kısa film örnekleri ile bizim festivalimizde tanıştılar. Liste çok uzun. Yeşim Ustaoğlu, Yükse Aksu, Nuri Bilge Ceylan, Selim Demirdelen, Murat Şeker, Tayfun Pirselimoğlu, Belmin Söylemez, Belma Baş,Erdem Tepegöz, Hüseyin Karabey,İsmail Güneş, Kazım Öz,Mahmut Fazıl Çoşkun, Mehmet Eryılmaz, Mustafa Altıoklar, Özcan Alper, Pelin Esmer, Reis Çelik, Ümit Ünal, Çağan Irmak  ilk aklıma gelen isimler. Unuttuklarım da vardır mutlaka.
-Kısa film festivalleri denilince ilk akla gelen kişisiniz, başka hangi etkinlikleri yapıyorsunuz?
2007 yılından beri Adana Altın Koza Film Festivali’nin kısa film ve öğrenci filmleri bölümünün koordinasyonunu yapıyoruz. Her yıl bir kez “Sinema Atölyesi” gerçekleştiriyoruz. Ve de asıl mesleğimiz olan belgesel filmler çekiyoruz.
-Yapmayı isteyip henüz hayata geçmeyen bu konuda başka bir hayaliniz var mı?
Bunca uğraşımıza rağmen hala ülkemizde kısa filmin önemini tam olarak anlatabilmiş değiliz. Kısa film festivallerine sponsor ve parasal destek bulmak çok güç. Bir türlü yurt dışındaki festivallerin kurumsal düzeyine ulaşamıyoruz. Herşey gönüllülük üzerine yürüyor. Kısa film çeken yönetmenler de çok zorlanıyor. Dijital kameralar ve kurgu sistemleri işi biraz kolaylaştırdı ama sinema sadece bu teknik alt yapıdan oluşmuyor. Senaryo, oyuncu, ulaşım, konaklama, dekor, özgün müzik gibi giderlerinde bir şekilde karşılanması gerekiyor. Bir de şunu eklemek isterim. Artık sinema salonları 35 mm yerine filmleri dijital kaynaktan gösteriyor. Eskiden kısa filmler 35m olmadığı için ticari salonlarda gösterilemiyordu. Şimdi bu sorun ortadan kalktığına göre, uzun metraj öncesi kısa filmler gösterilebilir. Bu hem seyirci için iyi olur, hem de kısa film yönetmeni için.
Bu değişiklik kuşkusuz sinemamızın 100. yılını içinde yaşadığımız günlere yakışır bir yenilik olacaktır.
BİRGÜN GAZETESİ
20 Kasım 2014 / ŞULE USLUTEKİN
 


BİR ÖĞRENCİYE YANITLAR
- Neşe Güvenç -
 
* Bana mesleğinizi açıklayabilir misiniz?
Belgesel Film yönetmeniyim. Ayrıca film festivali yöneticiliği yapıyorum.
* Genellikle ne tip işlerle yapıyorsunuz?
Genellikle Türkiye’de ki sivil toplum örgütleri için belgesel filmler üretiyorum. Panel, forum gibi toplantıları video kayda alıyorum. Şirketlere tanıtım filmleri hazırlıyorum.
*Mesleğinizin tipik bir günü nasıl geçer açıklayabilir misiniz?
Eğer film çekimi yapmadığımız bir gün ise, önce yazılı ve görsel basından o günün haberlerini okuyorum. Gelen maillere yanıt veriyorum. Editörlüğünü yaptığım web sayfalarını güncelliyorum.
Gelen misafirlerle ilgileniyorum, varsa toplantılara katılıyorum. Eğer bir gün sonra film çekimi varsa, hazırlık yapıyorum. Teknik alt yapı, kullanılacak malzeme, ulaşım koşullarını kontrol ediyorum. Ekipte yer alan kişiler son bir kez arayarak bir sorun olup olmadığını öğreniyorum.
* Şu günlerde kimlerle çalışıyorsunuz?
Son günlerde Mimarlar Odası İstanbul Anakent Şubesi ile çalışıyorum. Ayrıca İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivalini düzenliyorum.
* Çalışma sürenizi nasıl ayarlıyorsunuz/bölüştürüyorsunuz?
Serbest çalıştığım için çalışma süresi ve yeri sık sık değişiklik gösterebiliyor. Ancak rutin çalışma sürem: Sabah saat 09.00 ile, akşam saat 17.00 arası. Film çekimi olduğu zamanlar çoğunlukla süre sınırlaması söz konusu olmuyor.
* Eğer bir kurumda çalışıyorsanız, bu kurumu tanıtabilir misiniz?
Sahibi olduğum FİLMÜR Ltd. Şti. de çalışıyorum. Şirket ağırlıklı olarak belgesel filmler üretiyor. Zaman zaman fotoğrafçılık alanında hizmet veriyor. “İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali” nin ve “ Adana Altın Koza Film Festivali”nin belgesel ve kısa film bölümünü organize ediyor.
* Bu meslekte ayakta durabilmek ve ilerleyebilmek için olmazsa olmaz dediğiniz özellikler var mı? (kişisel özelliler)
Olmazsa olmaz koşullar; Her şeyden önce mesleğini sevmek, özel yaşamına ve insan ilişkilerine gereken özeni göstermek, mesleki iş alanında uzmanlaşmak ve sürekli kendini yenilemek.
* Mesleğiniz için sahip olunması gereken yetenekler olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse bunlar neler?
Her şeyden önce mesleğinizle ilgili iyi bir eğitim almış olmanız gerekiyor. İşinizi sevmeniz de önemli bir nokta. Bilgi ve teknoloji sürekli değişiyor. Güncel gelişmeleri mutlaka yakından izlemek, çağın gerisinde kalmamak gerekiyor. Dürüst olmak, iyi işlere imza atmak da çok önemli. Karşınızdaki kişiyi aldatmamalısınız. Ben içime sinmeyen hiçbir çalışmayı müşteriye sunmam. Ayrıca birlikte çalıştığınız insanları da iyi seçmek, iyi bir ekip kurmak ve onlarla pozitif bir bağ oluşturmak vazgeçilmez koşulların başında geliyor
* Mesleğinize başlamadan önce bu mesleğe ulaşmak için nasıl bir yol izlediniz?
Sinema alanında çalışmak istiyordum. Bu nedenle önce üniversite de edebiyat eğitimi adım.
Üniversiteyi bitirince sinema eğitimi almak için Fransa’ya gittim. Çünkü o yıllarda ( 1976 ) Türkiye de uygulamalı sinema eğitimi veren bir kurum yoktu. 3 yıl Paris de kaldım. “ Conservatoire Libre du Cinema Français” de sinema eğitimi aldım ve aynı zamanda Sorbonne da mastır yaptım.
* Sizin izlediğiniz yol dışında başka yollardan da bu kademeye gelmek mümkün mü? Neler?
Eğitim almadan, çıraklık yaparak sinemada bir mesleği öğrenmiş kişiler de var. Buna Usta- Çırak ilişkisi deniyor. Eskiden bu sistem çok yaygındı. Çünkü eğitim veren kurumlar ya yoktu, ya da çok azdı. Ama artık hemen hemen ortadan kalktı diyebiliriz. Bunun yerini, eğitimden sonra yapılan stajlar aldı. Stajlar üniversite de klasik eğitim alan kişilere piyasada pratik yapma olanağı verdiği için önemli.
* Sizce günümüzde bu mesleği yapabilmek için en uygun eğitim hangisidir?
Sinemanın hangi alanında çalışacağınıza bağlı. Eğer kamera, kurgu, ses gibi teknik alanlarda ilerlemek istiyorsanız, teknik eğitim veren okulları tercih etmelisiniz. Senaryo üzerinde yoğunlaşmak istiyorsanız edebiyat başta olmak üzere yazının hakim olduğu dalları seçmelisiniz. Oyuncu olmak istiyorsanız oyunculuk eğitimi veren kurumlar dikkate alınmalı. Yönetmen olmak istiyorsanız sinemayı hem teknik hem de sanatsal içerik açısından besleyen bir yol seçilmeli. Ancak şunu da eklemek isterim ki, sinema alanı bir zincirin halkaları gibi birbirinin içine geçmiş disiplinlerden oluşuyor. Her insan kendi özgün alanının dışında mutlaka diğer alanlarda da, yeterli derecede bilgi sahibi olmalı. Örneğin bir senarist, oyunculuk, sosyoloji, felsefe, psikoloji alanlarından da kopuk olmamalı.
*Çalışırken bir yandan kendinizi geliştirmek mümkün mü bu meslekte?
Son yıllarda, dijital teknolojinin hızlı bir şekilde değişmesi, özellikle sinemanın teknik yönünü fazlasıyla etkiledi. Eğitimi bitirdikten sonra iş yaşamına atıldığınızda, birkaç yıl içinde bilgiler ve birikimler eskiyor. Son gelişmeleri izlemek şart. Yoksa güncelden kopup geriye düşüyorsunuz. Okulda alınan eğitim sadece insana bir yön veriyor. Yürüyebilmek için sürekli hareket etmek, adım atmak, durmamak olmazsa olmaz bir koşul.
 
*Profesyonel bir şekilde bu sektöre girebilmek için yapılabilecek ara işler/meslekler vb. var mı?
Bu sektör çok geniş bir sektör. Sinema mesleği diye genel anlamda bir meslek yok. Sinemanın içinde birçok disiplin var. Daha önce de söylediğim gibi; Yönetmenlik, oyunculuk, senaristlik, kameramanlık, kurguculuk vs.. gibi. Örneğin kameraman olmak istiyorsanız öğrencilik yıllarında fotoğrafçılıkla da uğraşmak çok işe yarayabilir. Yada senarist olmak istiyorsanız edebiyat ve tiyatro sanatı ile daha önceden tanışmış olmak gelişimi kolaylaştırabilir. Yönetmen için ise genel kültür çok önemli. Bunlara ara işler diyemeyiz ama temellerin sağlam atılabilmesi için gerekli ön koşullar diyebiliriz.
*Çalışma şartlarınız neler? (saatler, çalışma ritmi, ücret aralığı...)
Çalışma şartlarımız çok iyi diyemeyiz. Birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de sanatla uğraşmak, bu alanda var olabilmek çok kolay değil. Belgesel filmler ne yazık ki çok dar bütçelerle çekiliyor. TV kanalları ilgi göstermiyor. Sponsor bulunamıyor. Kültür Bakanlığı’nın verdiği destek ise çok yetersiz. Belgesel dalında daha çok, gençler tarafından üretilmiş, neredeyse sıfır bütçeli, gönüllü çalışmalara rastlıyoruz. Türkiye de sinema alanında etkili bir sendika olmadığı için, çalışma saatleri ve ücret aralığı diye bir kavram yok. İşsizlik bu alanı çok etkiliyor. Bu sektörde, çok ünlü birkaç isim dışında, çok düşük ücret ile çalışmak zorunda kalan birçok insan var.
*Mesleğinizin en sevdiğiniz başlıca yanları nelerdir? Bu meslekte sizi motive eden nedir?
En sevdiğim yanı kimseye bağımlı olmadan özgürce çalışabilmek. Ayrıca belgesel film yaparken hem bilgilerinizi güncelleme, hem yeni mekân ve insanlarla tanışma, hem de ulusal sinema arşivine yeni ürünler kazandırma olanağını yaşıyorsunuz. Film festivali düzenlemek de bizlere hemen hemen yukarda saydığım aynı duyguları yaşatıyor. Dünyanın dört bir köşesindeki insanlarla tanışmak, onların filmlerini izlemek ve izletmek. Kendilerini İstanbul’da konuk ederek tanışmak bizlere mutluluk veriyor.
*Bu mesleğin içinde barındırdığı zorluklar, sıkıntılar, güçlükler nelerdir? Kendi deneyimlerinizden birkaçını anlatabilir misiniz?
Tüm çalışma alanlarında olduğu gibi sinema sektörünün de içinde bulunduğu zorluklar var. Bunun başında mali kaynak bulma geliyor. Bu sorunu bir şekilde aşsanız bile daha sonra dağıtım ve gösterim koşulları için ayrıca mücadele etmeniz gerekiyor. Hızla değişen teknolojiyi yakından takip etmek de ayrı bir sorun. Kayıt formatları sürekli değişiyor. Özellikle belgesel sinema da kullanılması gereken eski, örneğin 10 yıllık video kayıtları bugün artık okuyabilecek bir cihaz bulmak olanaksız gibi. Eski kayıtları filmlerimizde kullanmak çok güçleşti.
* Bulunduğunuz bölgede iş üretmek, bir şeyler tasarlamak mümkün mü?
Mümkün tabii. Ancak daha önce de söylediğim gibi finansman bulmak için çok çaba sarf etmek gerekiyor.  TV kanalları Türkiye de belgesel filmleri finanse etmiyor ve göstermiyorlar. Yerel yönetimler ve özel sektör de konuya olabildiğince uzak duruyor.
* Size göre bu meslek on yıl içinde nasıl bir duruma gelecek? Geleceği var mı? Değişebilir mi? Değişirse ne yönde değişir ve ne tür değişimlerden geçebilir?
Tabii ki geleceği var. Ancak bu alanda çalışmak isteyenlerin dünyada olup bitenleri yakından takip etmesi, bu alanda çalışan çok kişinin var olduğunu bilerek, hep bir adım önde olabilmek için sürekli çalışması, güvenilir, aydın, çağdaş bir kimlik taşıması gerekiyor. Dünyadaki algılar ve yaşam koşulları sürekli değiştiğine göre mutlaka bu meslekte de bir takım değişiklikler olacaktır. Önemli olan çağa ayak uydurabilmektir. Ne tür değişiklikler olabileceğini bugünden söylemek kolay değil. Ama belirleyici olan kuşkusuz teknolojik yenilikler olacaktır.
* Sizin mesleğiniz çerçevesinde düşünürsek, başka mesleklere geçiş yapılabilir mi? Eğer yapılabilirse bu meslekler neler?
Bugün biliyoruz ki, insanlar büyük oranda kendi mesleklerini yapamıyorlar. İstemeseler de başka alanlarda çalışmak zorunda kalıyorlar çünkü piyasadaki iş koşulları sınırlı. Sinema üzerine uzman bir kişi sanım yine buna yakın bir disiplinde çalışabilir. Bu reklam ajansları, TV kanalları, müzik klip çalışmaları, web tasarımı, bir şirketin tanıtım departmanı vs. olabilir.
* Bana bu sektörde ve özellikle bu meslekte bir yerim olabilmesi için önerebileceğiniz şeyler var mı?
Bu mesleği, sevmeden yapmak çok güç. Önce gerçekten isteyip istemediğine karar vermen gerekiyor. Cevabın olumlu ise çalışman, çok çalışman, her zaman kendini yenilemen, eleştirilere açık olman, çalışma arkadaşlarını doğru seçmen, kendine ve çevrene karşı her zaman dürüst olman gerekiyor.

 
Çok teşekkür ederim.
NEŞE GÜVENÇ



 
Copyright 2015. All rights reserved.
İçeriğe dön | Ana menüye dön