2011 KISA FİLM YAZILAR - Kisafilm

İçeriğe git

Ana menü:

YAZILAR


ÖĞRENCİ KISA FİLMLERİ NEDEN BERBATTIR ?
İnternette epeydir dolaşan bir yazı. Kimin yazdığını belli değil sanırım. Biraz kısaltılmış bir çevirisini yapmaya çalıştım. Bayağı eğlenceli, film yapma niyeti olanlara da yararlı olacaktır tahminimce. Yani, hem güldürüyor, hem düşündürüyor.
Kaydırma + Zum
Yani, zum yaparken kamerayı geri kaydırmak… Ya da tersi… Ortadaki nesne aynı boyutta kalırken arka plan değişir. En yaratıcılıktan uzak ve kabak tadı vermiş numaralardan biri. Filminizin “ben bir öğrenci filmiyim” diye bağırmasından başka bir işe yaramaz. Hitchcock, Vertigo’da kullandı, Spielberg Jaws’ta kullandı ama artık yeter.
Acı Çeken Sanatçı Filmi
Hikaye şöyledir: Bunalımlı bir sanatçı (yazar, sanatçı, heykeltraş veya müzisyen; ama %90’ında yazar), bir tür iç çatışma halindedir (bir akrabası ölmüştür, kitap yetişirmeye çalışıyordur falan). Bu rencide ruh, bir ilham kaynağı ile karşılaşır (güzel bir kadın, yaşlı bir bilge, büyülü bir zamazingo falan), bu da kahramana bir tür aydınlanma yaşatır ve yaratıcı bunalımını aşar (kitabını veya resmini bitirir, ilham perisinin heykelini yapar falan). Acı Çeken Sanatçı filmi, genellikle “kendiyle boğuşan adam” hikayesidir, ki izleyeni ilk iki dakikada uyutacağı garantidir. Bu filmlerin bir ayırt edici özelliği de, kahramanın en az bir dakika boyunca (genelde sigara içerekten) boşluğa baktığı sahnedir.
Aşırı Yavaş Diyalog
Bir öğretmenim bir keresinde bana, “bir saniyelik gerçek zaman, üç saniyelik film zamanına denktir” demişti. Akılda tutmak lazım. Öğrenci filmlerinde dikkatinizi çekmiştir, iki cümle arasında hep gereğinden uzun bir boşluk vardır. Neden böyle yaparlar, bilinmez. Ortalama bir “gerçek” filme baktığınızda, genelde diyalogların çok hızlı olduğunu görürüz. Çünkü insanlar, konuştuklarından daha hızlı anlayabilirler. Ayrıca bu yavaş diyalog, senaryodaki kötü bir repliğin etkisini arttırır. Bir sonraki replik gelene kadar geçen sürede, kötü replik, bir osuruk gibi havada asılı kalır.
Rüya Sahneleri ve Geri Dönüşler
Eğer  öğrenci filminin Kung Fu’nun bir bölümü gibi görünmesini istemiyorsan, rüya sahneleri ve geri dönüşlerden uzak dur, Çekirge. Bir rüya sahnesi genelde, “karakter hakkında bilgi vermek için aklıma daha iyi bir şey gelmedi” demektir. Komik rüya sahneleri hariç. Onlar serbest.
Kötü Ses
Görüntüsü çok güzel bir film yapabilirsiniz, ama ses kötüyse, film de kötü olur. Kötü ses kadar öğrenci filmini mahveden bir şey yoktur. Tamam, bütçeler kısıtlıdır, ama çoğu öğrenci yönetmen, görüntüye verdiği önemi sese vermez.
“Bakın, ben yönetmen oldum” çekimleri
Örnekleri arasında, akvaryumun arkasından çekim, nedensizce tepeden çekim, kamerayı yamuk tutarak çekim falan vardır.  En meşhuru da “buzdolabının bakış açısı” çekimidir, yani kamerayı buzdolabının içine, çöp kovasına, tuvaletin içine falan koyarak yapılan çekim. Tamam, hevesinizi almak istiyorsunuz, ama çok dandik görüneceğini unutmayın.
Yanlış Oyuncu Seçimi
• Filmdeki arzu nesnesi olarak kız arkadaşınızı oynatırsanız, seyirci bunu fark eder.
• Tabii bir gudubeti süper model gibi göstermeye de çalışmayın.
• Dengesiz çiftler… Seyirci, siz öyle istemediğiniz halde,  “bu kızın bu adamla ne işi var” diye düşünmesin.
• Yaşlı karakterleri arkadaşlarınıza oynatmayın. Saçları beyazlatmak için bebe pudrası kullanıp takma sakal takarak altından kalkamazsınız.
• Yeri gelmişken söyleyelim. Birilerini sırf seksi oldukları için oynatmayın. Bu genellikle genç erkek yönetmenlerin yaptığı bir şeydir. İster itiraf etsinler, ister etmesinler; sırf beğendikleri bir kızla bir süre takılmak için, güzel kızlara rol yazarlar. Genellikle senaryo bu kızın açık saçık giyinmesini ya da çıplak olmasını gerektirir. Böylece abazan yönetmenimizin fantezileri şenlenir. Film yapıyorsunuz, bikini yarışması değil… Eğer derdiniz başkaysa, hiç ayak altında dolaşmayın.
Kaş-Göz Oynatmak
Aşırı mimikler, deneysel tiyatroda ya da pandomimde işe yarayabilir, ama filmde olmaz. Yalnızca, eğer karakterler ilk dört dakika içinde seks yapıyorlarsa, kabul edilebilir.
“Hiçbir Şey Olmaz” Filmi
Çok sık rastlanan bir kötü öğrenci filmi tipi. Genelde, bir baş karakterin, çevresindekilerle hiçbir yere varmayan konuşmalar yapması şeklinde cereyan eder. 45 dakika hiçbir şey olmaz. Sonda bir anda nereden geldiği belli olmayan şekilde heyecan yükselir ve her şey bir sonuca bağlanmaya çalışılır. Ama o ana kadar herhangi bir çatışma ya da merak uyandıracak bir şey olmadığı için, seyirci uyumuştur ve finali kaçırır. Bu filmlerin en yaygın temaları “çocukluğuma ait hiç kimsenin umurunda olmayan tatlı anılar”, “yaşamdan, yaşamın kendisinden daha sıkıcı bir kesit”, “tanıdığım komik insanlar” gibi şeylerdir. Yaklaşık yarısında alkolik ve yalnız bir anne veya baba vardır.
Kameranın İçine Yürüyen Karakter
Bir karakter kameraya doğru yürür ve objektifin içine girer, görüntü kararır. Arkasından da kameradan uzaklaştığını görürüz. Aman ne büyük buluş!
Video Efektlerinin Aşırı Kullanımı
Eğer hikayenizi anlatmak için gerçekten bir işlevi yoksa, efektlerden uzak durun. Sırf biri sizi Avid’in önüne oturttu ve elinizin altında bir sürü efekt var diye kendinizi onları kullanmak zorunda hissetmeyin. Amacınız, güzel bir film yapmak. Tabii cinelook ya da renk düzeltme tarzı efektleri bunun dışında tutmak lazım. Ayrıca bindirmelerden mümkün olduğunca uzak durun, bir anlamı olmadıkça kullanmayın. Kesmeyle aynı şey değildir.
Dramatik Sigara
Kahramanımızın bir derdi vardır. Ne yapar? Bir sigara yakar. Tamam, insanlar sıkkın olduklarında bir sigara yakabilirler, ama bunu anlatmak için daha özgün bir şeyler de bulabilirsiniz, değil mi?
Aynadan Çekim
Yanlış anlamayın, aynadan çekim yerinde kullanıldığında iyi bir etki yaratır. Ama öğrenci yönetmenler, bunun gibi pek çok tekniğin suyunu çıkardıkları için, aynadan çekim, doğrudan “kötü öğrenci filmi” sinyali verir. “Süper! Kadın el aynasını masanın üstünde koymuştur, böylece arkada duran kocasını da görürüz, hem de aynı karede! Aman Allahım, ne kadar dahiyim!”
Anlatıcı Ses
Hikayenizi anlatmak için aksiyon kullanmamanın kötü bir bahanesi… Öğrenciler anlatıcı sese bayılırlar, çünkü karakteri ve filmin dünyasını anlatmak için ilginç bir sahne düşünemeyecek kadar tembeldirler. Anlatıcı ses, ucuz durur ve sıkıcıdır. Eğer hikayenizi anlatmak için aksiyon kullanmak istemiyorsanız, film okulunda ne işiniz var? Gidin kitap yazın. Film yapıyorsanız da, anlatıcı sesi çok dikkatli kullanın.
Bitmek Bilmeyen Bitiş Jeneriği
Anladık, filminizi çok seviyorsunuz ve teşekkür etmek istediğiniz çok insan var. Ama bu film, bir gösterimde on tane film izleyecek insanlara gösterilecek. Filmin kendisinden uzun süren bitiş jenerikleri görmüşlüğümüz vardır. O yüzden şunları aklınızda tutun:
1)     Yazılar hızlı aksın. Bayağı hızlı aksın.
2)     Karakterler küçük olsun.
3)     Ekibin her üyesinin adı ekranda tek başına görünmek zorunda değildir.
4)     Aile ağacınızın tamamına ismiyle teşekkür etmeniz gerekmez.
Aşırı ve Gereksiz Küfür
Niye? Çünkü gangsterler sert adamlardır. Çünkü Rezervuar Köpekleri’ne bayıldınız. Çünkü herkese ne kadar sistem karşıtı falan olduğunuzu göstermek istiyorsunuz. Hadi oradan!
Sahne Bir: Kahramanımız uyanır.
Bir filmi, çalar saatin çalmasıyla başlatmak kadar baştan aşağı kötü bir fikir yoktur. Biri saati susturur. Uyanır. Esner. Arkasından “Aman tanrım, geç kaldım!” şeklinde bir replik gelir. Tamam, anladık. Ama neden bu kadar çok görüyoruz bunu.
Kabak Tadı Veren Konular
Birisi eşcinseldir (ya da cinselliğini sorgulamaktadır). Birisi ölmektedir. Birisi uyuşturucu kullanmaktadır (hiç kimse filminizde esrar ya da eroin gösterecek kadar cesur olmanızı umursamaz, tabii biri eroini gözüne enjekte ediyorsa, o başka). Birinin annesi ölmektedir. Birisi, bir başkasını takip etmektedir. Genç gangsterler. Yaşlı gangsterler. Duygusal çocuk kendisini sevmeyen bir kızı sever. Birisi AIDS olmuştur. Ucube kahramanlar (birisinin sırtından çıkan üçüncü bir kolu vardır, ama sonunda onu seven üç kollu bir kız bulur). Birisi banyo küvetinde ölür (temizlemesi ne kadar kolay, değil mi?). Eski korku ya da karate filmleriyle dalga geçmek. Birisi şehirde dolaşıp çevresine bakınır. Sokak fahişesi, onu kurtarmak isteyen bir adam bulur. Çocuklar göründükleri kadar masum değildirler (evet, biliyoruz). Kötü evlilik. Tecavüz. Tek yumurta ikizleri. Ve nihayet en popülerleri: İntihar.
Son Söz:
Sanatta kural yoktur. Ama aslında vardır. Size paradoks gibi görünebilir. Kalbinizden ne geçiyorsa onu yapmakta serbestsiniz tabii. Ama aklınızda bulundurun, işin tekniğini bilmeden sanat yapmaya çalışmak genellikle sizi anlaşılmazlığa ve kendini beğenmişliğe götürür. Ama birçok insan da David Lynch’i sever.

Afşin Kum, 8 Nisan 2011


KISA FİLM DE NE OLA Kİ ?
Filmler uzunluklarına göre kısa, orta ve uzun diye sınıflandırılmıştır. Bu da – 35 mm. film esas alınarak – şöyle sıralanabilir: 1000 metreye kadar olanlara, yani süresi 36 dakika 33 saniyeyi aşmayanlara kısa metrajlı film denir.  Orta metrajlı film ise bir yaklaşıma göre 1000 m. ilâ 1600 m. (58 dk. 27 sn.), başka bir yaklaşıma göre 1000 m. ilâ 2000 m. (73 dk. 6 sn.) arasında olur. Bu ölçüleri de aşanlara uzun metrajlı film adı verilir.  
Standart ölçülerin böyle olmasına karşın orta metraj kavramı neredeyse unutulmuş, diğerleri de metraj sözcüğü atılarak kısa film ve uzun film diye anılır olmuştur. Üstelik kısa film kavramı üzerine epeyce laf edilmiş, uzun ile kısa film karşılaştırılarak tartışılmıştır. Acaba bu iki kavramın boyutu uzunlukların sınırlandırılmasıyla bitmiyor mu?
Bu sorunun yanıtını bulmak için öncelikle sinemanın ne olduğunu anlamamız gerekiyor.

HAREKETLİ RESİMLER
Sinema için yapılan en öz tanım şu: Devinim! En basit şekilde ifade edecek olursak, ardarda gelen karelerin ya da resimlerin devinim olarak algılanması üzerine kurulu ; bu nedenle de sinemadan hareketli resimler diye de söz edilir.
Peki, bu görüntülerin mutlaka fotografik görüntü olması şart mı? Hayır; örneğin Emile Reyneaud’nun 1892 yılında icat ettiği Optik Tiyatro bir şerit üzerine elle çizilmiş görüntüleri kullanıyordu. Her ne kadar bu aygıt da sinemanın bulunuşuna giden yolda önemli bir mihenk taşını oluştursa da, sinemanın başlangıcı olarak Louis Lumière’in bulduğu Sinematograf (Cinématographe) ile 28 Aralık 1895 günü yaptığı gösteri kabûl edilmektedir.  
Oysa – ağırlıklı olarak 19.yy.’da olmak üzere – hareketli resimleri yaratmak için epey aygıt icat edilmişti.  Bu konuya ilişkin olarak yapılan çalışmalar o kadar zengindir ki, Sinema Arkeolojisi adı verilen bir disiplinin oluşmasına neden olmuştur. Kimi çizimleri kimi de fotografik kayıtları kullanan bu aygıtların en büyük handikapları oldukça kısa süreli gösterimlere olanak tanımalarıydı. Sinematograf’ın en büyük avantajı gösterim süresi konusundaki sınırlamayı izleyenleri rahatsız etmeyecek bir düzeye getirmiş olmasıydı.

SİNEMANIN ÜÇ ANA TÜRÜ
Artık sinema doğmuştu. O güne değin pek çok Batı dilinde aynen telâffuz edilmesine karşın sıkça kullanılmayan ve ince tabaka anlamına gelen bir sözcük, çok farklı bir anlam kazanmıştı: Film. Bununla beraber “film çekmek”, “film yapmak” gibi fiiller de tüm dillere yerleşmeye başlamıştı.
Ama bu noktada belirtilmesi gereken bir şey var. Sinema filmleri derken aslında üç olgudan – belki de üç ayrı sanat dalından – söz ediyoruz: Belgesel, anlatı (kurmaca) ve animasyon (canlandırma). Belgesel ve anlatı ana türlerini teknik anlamda Canlı Devinim Sineması (Live Action Film) başlığı altında topluyoruz. Canlı Devinim Sineması bir hareketin, yani canlı bir devinimin kamera aracılığıyla düzenli aralıklarla saniyede 24 kere fotoğraflanması sonucu oluşuyor.  Üçüncü ana tür olan animasyon ise aslında devinimsiz olan bir şeyin (ya da nesnenin) birbirini izleyen konumlarının ardarda gösterilmesi ile meydana geliyor.  Kısacası Canlı Devinim Sineması varolan bir hareketi yeniden üretirken, animasyon ise devinimsizlikten hareket üretiyor. Bu açıdan bakıldığında – arı ve öz anlamıyla – sinema diye adlandırdığımız sanat, animasyondur.
Bununla beraber bazı çevrelerce deneysel sinemadan da diğer bir ana tür olarak söz edilmektedir. Fakat böylesi bir sinemasal olgunun ortaya çıkması ve gelişmesindeki etkenlere bakacak olursak; deneysel sinemanın, animasyon ve anlatı ana türlerindeki yenilikçi yaklaşımlarla birlikte protest bir bakış açısının sonucunda meydana geldiğini görürüz.  
Yukarıda çok kısaca açıklamaya çalıştığım üzere sinema, hareketli resimlerle varlık buluyor ve üç ana türü var. Bu sinemasal kavramların oluşturduğu platform üzerinde kısa film nerede duruyor öyleyse? Bu sorunun yanıtı sinemanın tarihî gelişiminde ve toplumsal işlevinde yatıyor.

ANİMASYON SİNEMASINDA KISA FİLM
Öncelikle animasyon sinemasını ele alalım... Animasyonun ne olduğunu en açık anlatan söz – bana göre sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden birisi olan – Norman McLaren’a ait: “Animasyon taslakları devinim içerisine yerleştirmenin değil, tasarlanmış devinimin sanatıdır.”  
Aslında Sinema Arkeolojisi’nin alanına giren çalışmalardan önemli bir kısmının animasyonun temelini attığı açıktır. Fakat animasyon filminin yapımı çok zahmetli olduğundan, bu alanda ortaya çıkan ürünlerin çoğu uzunluk olarak kısa film kapsamına girmektedir. Bazen bireysel gayretlerle, bazen bir kurumun himayesinde, bazen de – bir kısmı reklâm filmi olmak üzere – tecimsel amaçlarla üretilen bu kısa animasyon filmlerinin yanı sıra bu alanda uzun filmlerin de üretildiği olmuştur; bu filmler çoğunlukla tecimsel sinemalarda gösterilmek üzere ve yine çoğuncası çocuklara yönelik olarak yapılmıştır.
Fakat şunu da belirtmek gerekir ki; sinema tarihi boyunca ortaya çıkan ürünlerinin çoğu kısa film olsa da, animasyon sineması, kısa film tartışmalarının odağından uzaktır.

BELGESEL SİNEMADA KISA FİLM
Belgesel konusunda – şu ana değin duyduğum – en iyi sözü usta sinemacı Lindsay Anderson söylemiştir: “Belgesele ilişkin tartışmalara olumsuzluk getiren şeylerden birisi de, sanıyorum, son yıllarda belgeselin bilgiyle, hâttâ öğretiyle özdeşleştirilmesidir. Belki de bu, onun işlevselliğini ortadan kaldıran bir sözcük; çünkü, sanırım, belgesel artık çok açık bir belirliliğe sahip değil.” Ansiklopedilerin hareketli görüntü şeklinde arz-ı endâm ettikleri televizyon belgesellerini izledikçe ustaya hak vermemek olanaksız! Bu noktada televizyonlarda belgesel diye gösterilenler içerisinde belgesel film olarak kabûl edilebilecek olanların, belgesel sinemanın yalnızca bir türüne ait örnekler olduğunu da belirtmeliyim.
Ayrı bir tartışma yaratabilecek bu konuyu bir yana bırakıp konumuza dönelim... Belgesel sinema tarihinde çok sayıda uzun filme rastlanıyorsa da, kısa filmlerin önemli bir yere sahip olduklarını görürüz. Çoğuncası kişisel çabalar ve kurumsal desteklerle yürütülen belgesel sinemacılık, tecimsel kaygıları ağır basan yapımcıların soğuk baktığı bir alan olagelmiştir; ama yine de ticarî sinemalarda gösterime sunulmuş uzun metrajlı belgesel filmler de mevcuttur.
Bununla beraber belgesel sinemanın da kısa film polemiklerinin içerisinde yer aldığı söylenemez.

ANLATI SİNEMASI KISA FİLMLE BAŞLADI
Sinema denince çoğunlukla akla gelen anlatı ana türüdür; çünkü tecimsel sinema salonlarındaki gösterimlerin neredeyse tamamı, televizyonlarda sunulan sinema filmlerinin çok büyük çoğunluğu anlatı sineması örnekleridir; hâttâ film festivallerinin ağırlıklı kısmında yine bu ana türe ait çalışmalar yer alır. Kısacası başımızı çevirdiğimiz hemen hemen her yerde sinema adına görülen anlatı filmleridir, diyebiliriz.
Peki anlatı sineması neden bu denli başat bir konuma sahip? Anlatı sinemasının öykü anlatma üzerine oluştuğunu düşünürsek – sinemanın kendi cazibesini tartışmanın dışında bırakarak – öykü anlatma ve dinlemenin insan için önemli bir işleve sahip olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Sanırım, Dwight Swain’in öykü tanımı bu konuda bazı ipuçları barındırıyor: “Öykü bazı hayalî kişilerin yaşamla nasıl başa çıktıklarının kaydıdır.”
Kısa film olgusunu anlatı sineması bağlamında değerlendirebilmek için filmi geri saralım ve yeniden Sinematograf’ın bulunuşuna dönelim... Lumière kardeşler sinemacılıktan iyi bir gelir sağlayacaklarını anlayınca dünyanın dört bir yanına kameramanlarını yollayarak ilginç mekânların görüntülerini çektirip izleyicilere sunuyorlardı. O sırada Georges Méliès sinemanın büyüsüne kapılıp kurduğu stüdyoda filmlerini çekmeye başlamıştı.  Anlatı sinemasının ilk önemli yönetmeni olarak görülen Méliès; bir rivayete göre 400, bir rivayete göre de 700 film yapmıştı; ama bunların hepsi birkaç dakikayı geçmeyen çalışmalardı; en önemli filmi sayılan 1902 yapımı “Aya Seyahât” (La Voiyage dans la Lune) yaklaşık 12 dakika sürüyordu.
Sinemanın icadından kısa süre sonra ABD’ye de sıçrayan sinema, orada da geniş bir ilgiyle karşılanıyordu; sayısı hızla artan sinema salonlarına bir isim bile verilmişti: Nickeldeon.  Bu salonların ihtiyaç duyduğu filmler de yoğun bir şekilde çekiliyordu. Bu filmlerden biri olan Edwin Porter’ın 1903 yapımı “Büyük Tren Soygunu” (Great train Robbery) olağanüstü bir gişe hasılatına ulaşıyordu; Amerikan sinemasının ilk önemli filmlerinden sayılan bu yapıt yaklaşık 7 dakikaydı.
O zamanlar Amerikan sinemasının merkezi New York’tu; film yapımından sağlanan gelir birilerinin iştahını kabartmış olmalıydı ki, işe mafya karıştı ve film setleri basılmaya başlandı. Bunun üzerine film yapımcıları New York’tan kaçıp kimsenin rahatsız edemeyeceği ıssız bir bölgeye, Hoolywood’a gittiler. Ardından stüdyolar kurulup bu işe daha çok para yatırılmaya başlandı. Bunun yanı sıra film dağıtımının da iyi gelir getirdiğini fark eden Amerikalılar, bu işe de el atmakta gecikmediler.
Öte yandan Avrupa’da, özellikle İtalya’da büyük harcamalar yapılarak görkemli tarihî filmler çekiliyordu. Aynı yıllarda Fransa’da Pathé, Gaumont gibi firmalar sinemadan kayda değer ticarî gelir elde ediyorlardı.
Yukarıdaki örneklerde de belirttiğim gibi ilk anlatı filmleri kısa metrajlı filmin sınırlarını aşmıyordu. Bunun yanı sıra sinema bir ticaret sahası olarak ortaya çıkmış, filmler de bir meta haline geliyordu. 1910’lu yılların ilk yarısı tamamlanmadan uzun metrajlı filmler yapılmaya başlanıyordu. Böylece artık sinemanın bir endüstri olduğundan söz edilebilirdi.
Aynı dönemde sinemadan sanat olarak söz eden ve bunun teorik altyapısını oluşturmaya çalışan sanatçılar ve kuramcılar da kendilerini göstermişlerdi.
1920’li yıllarda ise özellikle ABD ve Almanya’da sinema büyük bütçeli yapımları ve çıkardığı yıldızları ile tam bir ticarî sektör haline gelmişti. Bu öylesine geniş bir sektördü ki; sessiz sinema döneminde gösterimlere eşlik eden müzisyenler, sesli sinemanın ortaya çıkışıyla ciddî bir işsizlik sorunu yaşamışlardı.
Öte yandan yine 1920’li yıllarda Almanya’da ve Fransa’da bir grup Dadaist ve Kübist ressam sinemaya sanatsal bir yaklaşım geliştirerek kendi anlayışları doğrultusunda filmler yapmaya başlıyorlardı. Avant-Garde (İlerici) Sinema olarak adlandırılan bu akım deneysel sinemanın da temelini atıyordu. Yaptıkları filmlerin bir kısmı animasyon olsa da, yapıtlarının ağırlıklı kısmı canlı devinim filmleriydi. Ve bu yapıtlar – bir kaç uzun metrajlı çalışmayı saymazsak – kısa filmdi.
Bu noktada Eisenstein, Pudovkin vs. gib Rus biçimcileri ilginç bir özellik arz ediyorlar. Bu sanatçılar öykülü ve uzun filmler yapmış olmalarına karşın, sinemasal anlayış olarak Avant-Garde sinemacılarla benzerlikler göstermektedirler.

KISA FİLM YAYGINLAŞIYOR
30’lu yıllarda ise Nazizm’in baskısından kaçan Avrupalı sinemacılar ABD’ye göçtüler. Bunlar arasında yer alan ve o güne değin Alman sinema endüstrisine hizmet eden yönetmenler, kameramanlar vs. Hollywood’a çok büyük katkılarda bulundular. New York’a göç eden Avant-Garde sinemacılar ise o güne değin cılız bir durumda bulunan Amerikan Deneysel sinemasını – deyim yerindeyse – ihyâ ettiler.
2. Dünya Savaşıyla geçen 40’larda ve savaşın yaralarını sarmakla geçen 50’lerde Hollywood dünya sinema endüstrisindeki  ağırlığını iyice ortaya koymuştu. Savaştan en az zarar gören ABD’nin deneysel sinemacıları bir akım olarak kendilerini ortaya koymuşlar ve “Underground” (Yeraltı) Sineması adını almışlardı. Bu dönemin dünya sinemasında Underground sinemacıların yaptıkları kısa filmler, bu alandaki çalışmaların büyük bir kısmını oluşturuyordu.  Minimal bütçelerle yapılan bu filmlerin çoğu, anı filmleri çekmek için üretilen 8 mm. Film kamerası ile çekiliyordu.
Bilindiği üzere 1960’lar başta Avrupa ve ABD olmak üzere bir çok toplumsal değişimin yaşandığı bir dönemdi. Bu hareketlerin uzantısında sinema da bir değişim göstermeye başlıyordu. Genç Alman Sineması ve Fransız Yeni Dalgası ortaya çıkardıkları uzun filmlerle sinema endüstrisinin sınırlarını zorluyordu. Deneysel sinema, başta Almanya olmak üzere, Avrupa’da yeniden canlanıyordu. Öte yandan kısa film çekmek için bir araya gelen insanların kurdukları klüpler yaygınlaşıyordu.

KISA FİLM OLGUSU
Buraya kadar anlattıklarım bir sinema tarihi özeti gibi gözükebilir; ama sinemanın tarihî gelişimini anlamadan kısa film olgusunun anlaşılabileceğini sanmıyorum.
Aktardığım tarihsel süreçte de görüleceği üzere, film sürelerinin uzamasıyla sinemanın endüstrileşmesi arasında süreçsel bir paralellik söz konusudur. Buna karşılık önce deneysel sinemacılar, ardından da sinemaya gönül verenler tarafından üretilen kısa film, altyapısında iki kavramı barındırmaktadır: Sinema endüstrisi dışında olma ve sinemanın sanat olduğunu vurgulama.
Dikkat edilirse, sinema endüstrisi dediğimiz olgu ağırlıklı olarak anlatı sineması için geçerli. Oysa animasyon ve belgesel ana türlerinde endüstrileşme, bu denli yoğun olarak hissedilmiyor. Bu nedenle de bu alanlarda üretilen kısa filmler, endüstri dışı olma yan anlamını tam anlamıyla kazanmıyorlar.

BUGÜNÜN KISA FİLMİ
Tüm dünyadaki toplumsal değişimler, elbette ki, kısa filme de yansıdı. Bugün hâlâ kısa filmin ruhuna sadık kalan sinemacılar olsa da, bu olgunun protest ve sanatsal vurgulamayla oluşan yan anlamının epeyce törpülendiği söylenebilir.
Bugün gelinen noktada artık dünyanın hemen hemen her yerinde kısa film çekiliyor; tabii ki, kısa filmin her ülkedeki durumu, o ülke sinemasının gelişimi ile ülkenin toplumsal ve ekonomik koşullarıyla yakından ilgili. Ama kısa film dünyasında önemli bir yer kaplayan Avrupa’ya ve ABD’ye bakılırsa, kısa filmin gençlerin sinemayı öğrendiği alan olarak değerlendirilmeye başlandığını görürsünüz.
Aynı tutumun ülkemizde de fazlasıyla yer edindiği aşikâr. Buna göre – olaya toplumumuzun en önemli konusu olan futbol gibi bakarsak – kısa film, antrenman sahası; uzun film asıl maçın oynandığı stadyum gibi görülüyor.
Oysa kısa film yapmak, yani anlatılmak isteneni yoğunlaştırarak sinemasal bir dile dönüştürmektir. Bunun altından kalkabilmek sağlam ve içselleştirilmiş bir altyapı, sinema diline yoğun bir hakimiyet gerektirmektedir. Bugünün yaşı genç sinemacıları ise çekemedikleri uzun filmlerinin bir sekansını çekip adına “kısa film” diyorlar. Acaba uzun film yapmak daha mı kolay?
Süreyya Ahıskalıoğlu

Dip Notlar:
1- Tüm dünyadaki Kısa Film yarışmalarının şartnâmelerinde genel olarak kabûl gören ölçüye göre 30 dakikayı geçmemelidir.
2-Özön, Nijat: Sinema Terimleri Sözlüğü
3-Bu noktada sinema kitaplarında geçen yanlış bir bilgiden söz etmek istiyorum. Buna göre sinema “Ağ Tabakası (retina) İzlenimi”ne dayalı bir “göz aldanması”dır. Mark Roget adlı bir araştırmacı 1824 yılında yaptığı bir bilimsel çalışma sonucunda, insan gözü tarafından algılanan görüntülerin – o görüntüyü görme süresine orantılı olarak – çok kısa bir süre daha gerçekten görülüyormuş gibi olduğunu keşfetti ve görüntünün o çok kısa sürede ağ tabaka üzerinde kaldığını zannederek bu durumu o şekilde adlandırdı. Oysa son yıllarda deneysel psikoloji alanında yapılan çalışmalar görüntünün kaldığı yerin ağ tabaka değil, beyinde bulunan duyarlı bellek adlı bölge olduğunu ortaya çıkardı.
 Yine deneysel psikologların ortaya çıkardığı bir başka gerçek ise göz algısının kesintisiz olmadığıdır; göz düzenli olarak kasılıp açılmasıyla algıladığı anlık görüntüleri duyarlı bellek üzerinden görme merkezine iletir ve burada görüntülerin birleştirilmesiyle devinim algılanır. Kısacası sinema bir “göz aldanması”na değil, bizatihi gözün doğal algılama mekanizmasına dayanmaktadır.
4-Kitaplarda Sinematograf’ın mucidi Lumière kardeşler olarak belirtilmekteyse de asıl buluşu yapan Louis Lumière’dir. Diğer kardeş Auguste Lumière ise yalnızca malî konulardan sorumluydu.
5-Zoetrope, Praxinoscope, Phénakistoscope, Kinetoscope vs. gibi aygıtların yanında Belçikalı Jules Ettienne Marey’in 1882 yılında bulduğu Sinema Tüfeği; İngilizceye bıraktığı mirasıyla ayrı bir yere sahip. Bir disk üzerine saniyede 12 kare kaydeden bu tüfek benzeri araç, İngilizce ateş etmek anlamına gelen “shoot” sözcüğünün film çekmek anlamında da kullanılmasına sebep olmuştur.
6- Türkçeye özgü bir fiil olan “film çevirmek” de bunlardan birisidir. Sinematograf hem kameranın hem de projektörün işlevini gören bir araçtı. Film makarasının dönmesi, yani çevrilmesi bir elektrik motoruyla değil, bir kol aracılığıyla elle çevrilerek sağlanıyordu. İşte film çevirmek de bu eylemi tanımlıyordu.
7-Sinema filminde görüntü filmin banyo edilmesiyle, yani kimyasal bir işlem sonucunda ortaya çıktığından bunu kimyasal görüntü olarak adlandırmaktayız. Günümüzde ise önceleri analog, sonraları dijital teknolojiyi kullanan elektronik sistemler sinema alanında fazlasıyla yer almaya başlamışlardır. Elde edilen görüntüyü bir elektronik sinyale çevirmesinden dolayı bunlara elektronik görüntü adını veriyoruz.
 Kimyasal görüntü sessiz sinema döneminde 16 kare/sn. hızla akarken, sesli sinema döneminde bu hız 24 kare/sn. olmuştur. Elektronik görüntünün hızı ise 25 kare/sn.dir. Bununla beraber elektronik görüntünün sinema içerisinde çeşitli aşamalarda etkin kullanımından dolayı bazı ülkelerde kimyasal görüntülü filmler de 25 kare/sn. hızla çekilmektedir.
8-Bugün maalesef – popüler kültürün olumsuz bir getirisi olarak – animasyon denince, yalnızca bilgisayarla yapılabildiği düşünülüyor; on-on beş yıl öncesine kadar da animasyon, yalnızca çizgi film sanılıyordu. Oysa bilgisayar ve çizgi film tekniklerinin yanı sıra doğrudan film üzerine çizme, iki boyutlu figür, silüet, kukla, kâğıt heykel, iğneli ekran, üç boyutlu nesne, plastik hamur, perileme (Pixilation) vs. gibi pek çok animasyon tekniği bulunmaktadır. Yani bilgisayar ortaya çıkmadan önce de tahmin edilemeyecek kadar çok şey yapılmıştı!
 Öte yandan yine animasyonun en yaygın örnekleri çocuklara yönelik filmler olarak ortaya çıkmış olsa da, çok ciddî konular üzerine ve yetişkinlere yönelik olarak üretilmiş animasyon filmlerinin sayısı yine tahminlerin çok üzerindedir.
9-Hâttâ bu noktada şunu da belirtmek istiyorum: Ülkemizde sinemasal anlamdaki her türlü biçimsel farklılık, maalesef “deneysel”  olarak değerlendiriliyor. Oysa bu deneyselliğin yalnızca bir yönü! Uzun bir tartışma konusu olsa da, değinmeden geçemeyeceğim: Kısa film yarışmalarında “Deneysel” başlığı altında bir kategorinin bulunması da bu olgunun felsefesine aykırıdır.
10- Yine bir kişisel görüş olarak belirtmek isterim ki; bu söz yalnızca animasyonu değil, sinemayı da en öz biçimde betimlemektedir. Yeri gelmişken Norman McLaren’a ilişkin birkaç not düşmeden geçemeyeceğim. Tüm hayatı boyunca yalnızca kısa film yapan üstâdın 1952’de yaptığı “Komşular” (Neighbours) adlı çalışması – Kanada Ulusal Film Bürosu’nun 80’li yıllardaki kayıtlarına göre – dünyada en çok izlenen kısa film. Ayrıca McLaren’ın 1941 yapımı “Noktalar” (Dots) ve 1940 yapımı “Döngüler” (Loops) adlı filmleri de görüntülerin ve sesin hiçbir teknik ekipman kullanılmadan, yalnızca elle yapılmış ilk filmler olması açısından sinema tarihinde çok önemli yerlere sahiptirler.
11-İlk uzun metrajlı animasyon film hakkında bir çok Türkçe yazıda yanlış bir bilgi verilmektedir. O kaynakların bu payeyi verdiği yapıt Walt Disney’in 1952’de yaptığı “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” (Snow White and Seven Dwarfs) adlı çizgi filmidir. Oysa ilk uzun metrajlı animasyon filmi Lotte Reiniger’in 1926 yılında silüet animasyonu tekniğiyle yaptığı “Prens Ahmet’in Serüvenleri” (Die Abenteuer des Prinzen Achmed) adlı filmdir. “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” ise sadece ilk uzun metrajlı çizgi filmdir.
12-Méliès ilk sinema gösterisini izledikten sonra – o dönem için yüksek bir meblağ sayılabilecek – on bin Frank teklif ederek Sinematograf’ı satın almak ister. Lumière kardeşler bu teklifi kabûl etmeyince, Méliès kendi olanaklarıyla bu aracı yapmaya girişir; ama bunu başardığında yaptığı harcamalar yüz bin Frankı bulur.
13-Sinema salonlarına giriş bedelinin nikelden yapılma 10 cent olmasından dolayı bu ad yakıştırılmıştı.          
 
14- Söz konusu Amerikalı sinemacılar ağırlıklı olarak New York’un Manhattan adasında yaşadıkları için bu grup “Manhattan Sineması” olarak da anılır.
 
15-1950 yılında tiyatro yazarı Jean Genet’nin yaptığı “Aşk Şarkısı” (Chant d’Amour) adlı kısa film, savaş sonrasında Avrupa’da yapılan ilk deneysel film kabûl edilmektedir.





 
Copyright 2015. All rights reserved.
İçeriğe dön | Ana menüye dön